Hüküm Dergisi 5. Sayı, Selim SEYHAN

ADANMIŞ RUHLAR

Kurban, şeriatta Allah’a yaklaşmak için kesilen hayvana denirse de, Allah’a yaklaşmak için sunulan şeylerin genel adıdır. Bu cihetle hem kurbanlığı hem de sadakayı kapsar. Nitekim Kur’ân-ı Kerim Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a takdim ettikleri hediyeler ‘iz karreba kurbanen/İki kurban takdim ettiklerinde’(Maide 5/27) ifâdesiyle tahkiye edilip kurban olarak tesmiye edilmiştir. Rivayete göre Hâbil hayvancılık, Kâbil ise ziraat yaparak geçimini temin etmekteydi. Hâbil en değerli hayvanını sunarken, Kâbil sahip olduğu zirâi ürünlerden beğenmediklerini sunmuştu. Hâbil’in kurbanı kabul edilmiş, Kâbil’in kurbanı ise kabul edilmemişti. Ayet, Kâbil’in yolundan gidenleri ‘İnnema yetekabbelullahu minel müttekîn/ Allah azze celle ancak muttakîlerden kabul eder’(Maide 5/27) şeklinde ikâz ederek kıssayı sonlandırır.

İsmail, Meryem, Enes

Uzun yıllar evladı olmayan Hz. İbrahim, bir çocuğu olursa en sevdiğini Rabbi’ne sunacağına söz vermişti. Kur’ân-ı Hakîm’in ifâdesiyle: ‘Hz. İbrahim oğlu İsmail Onunla birlikte yürüme çağına ulaşınca O’na dedi ki: Yavrucuğum! Ben seni rüyamda boğazlarken görüyorum. Bir düşün; ne dersin?’ diyerek oğlunun fikrini sorar. Oğlu İsmail de ‘Ey babacığım! Sana emr olunanı yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.’(Saffat 37/102) diyerek adanmış kahramanlara numune-i imtisâl olacak bir cevap verir. Elbette burada murâd-ı ilâhî evladın kurban edilmesi değil; Hz. İbrahim’in sadakatini, Hz. İsmail’in adanmışlık ruhuyla teslimiyetini dikkatlerimize sunmaktır.

Rivayet olunur ki: İmran’ın hanımı Hanne ihtiyarlık yıllarında bir ağacın gölgesinde otururken bir kuşun yavrusuna bir şeyler yedirdiğini, onunla ilgilendiğini görünce annelik duyguları kabarmış ve ‘Yarabbi eğer bana bir çocuk ihsan buyurursan onu Beyt-i Mukaddes’e hizmetçi olarak nezrediyorum’ demişti. Bu temennisini müteakip hâmile kalmış, sonra kocası İmran’ı kaybetmişti. Yavrusu dünyaya gelince ona âbide, hâdime manasına gelen ‘Meryem’ ismini vermişti. Hz. Hanne yalnız başına kalmasına rağmen ahde sadakat göstermiş, Rabbine söz verdiği gibi kızını bütün dünyevî meşgalelerden azâde olarak Beyt-i Mukaddes’in hizmetine tahsis etmişti.

Bu kervanın yolcularından biri de Mescidi Nebî’nin inşâsı başlayınca tasadduk edecek bir şey bulamayan Ümmü Süleym’dir. Oğlunun elinden tutarak huzura gelmiş: “Ben Müslüman olduğu için kocası tarafından terk edilen bir kadınım. Bu da benim evladım Enes. Kabul buyurursanız Enes sizin, Enes İslam’ın hizmetkârı olsun Ya Rasulellah” demişti.

Bu adayış tarihî süreçte de devam edegelmiştir. Nitekim yakın zamana kadar çeşitli bölgelerde milletimiz evlatlarına bu ruhu aşılayabilmek için ’Satılmış’ adını verirlerdi.

Ya siz en sevdiğinizi, İsmailinizi, Meryeminizi, Enesinizi onları size emanet edenin yoluna adayabiliyor musunuz? Daha da önemlisi Rabbinizin size emaneti o yavruyu kucağınıza aldığınızda ahdinize İbrahimce sadakat gösterebiliyor musunuz? Yoksa siz en zeki evlatlarını Fen liselerine, Kolejlere gönderip sonra da ‘tavuktan da kurban olur!’ diyen ilahiyatçılardan şikâyet edenlerden misiniz? Kendi nazarınızda işe yaramaz kabul ettiklerinizi imam hatip okullarına, Kur’ân Kurslarına, Medreselere kaydettirip ‘neden bizden Ebu Suudlar, İbn Abidinler, İbn Kemaller çıkmıyor’ diye sızlananlardan mısınız? Unutmayın ‘innema yetekabbelullahu minel müttekîn/Allah celle celâluhu ancak müttakilerin sunduklarını kabul eder.’ Ya siz büyük ruhlu adanmış gençler! Bu uğurda karşılaşılacak sıkıntılara İsmailce tahammül etmeye, İbrahim’in (a.s) davasına kurban olmaya hazır mısınız?

Ebu Hanife

Evladı olmayan Fatımalar, Ahmedler, Muhammedler, Rabbinize sunabileceğiniz bir çocuğunuz yok diye mahzun olmayın. Sizler İmam Şa’bi gibi etrafınızdaki kabiliyetli olanları teşvik edebilirsiniz. Ebu Hanife (r.a.) ilme yönelmesini anlatırken şunları söyler: ’’Bir gün çarşıya giderken İmam Şa’bi’nin yanından geçiyordum; beni çağırıp şöyle dedi:

-Böyle sürekli kime gider-gelirsin?

-Çarşıya.

-Onu kastetmedim. Ulemadan kimlerin dersine gidersin?

-Hiçbir âlimin dersine düzenli olarak gitmiyorum.

-İlmi konularda araştırma yap, ulemanın ders halkalarına devam etme noktasında ihmâlkâr davranma. Zira sende muazzam bir dikkat ve cevvallik görmekteyim.

Şa’bi’nin bu sözü üzerimde etkili oldu. Çarşıya gitmeyi bıraktım ve ilme başladım.’’(Menakibu Ebi Hanife, Ahmed el-Mekki, s. 54)

Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte “İlim, Süreyya yıldızına çıksa, Fars oğullarından biri elbette onu alıp getirir”

İmam Suyutî, ‘Tebyizu’s-Sahife’sinde, İbn Hacer el-Mekkî ‘Hayrat’ul-Hisan’ında -Şafiiyyu’l-Mezheb olmalarına rağmen- “İlim Süreyya yıldızında olsa bile faristen biri ona ulaşacaktır.” şeklinde müjdelenen kişinin Ebu Hanife olduğunu ifâde etmektedirler. Böyle bir âlimin yetişmesine vesile olmak ne büyük bahtiyarlıktır. Siz de birilerine vesile olarak ‘Eddâlu alelhayri ke fâilihi/Hayra vesile olan o hayrı yapan gibidir’ hadis-i şerifi muktezasınca amel defterinizin kapanmamasını istemez misiniz?

Bütün bunlara rağmen milletimizin en zeki evlatlarını kolejlere teşvik edenlere Fatma Aliye hanımın hayatını yeniden okumalarını tavsiye ediyoruz.

Fatma Aliye

Büyük bir devlet adamı olduğu kadar tarihçi, hukukçu, mütefekkir, edip ve eğitimci olan, daha da önemlisi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti’nin reisliğini yaparak Mecelle gibi ‘lâ yemut’ bir eseri bize kazandıran Ahmed Cevdet Paşa’nın kızıdır Fatma Aliye Hanım. Resmi, elli liralık banknotların arkasını süsleyen Fatma Aliye, 5 yaşında Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona okuyabilen, 10 yaşlarında ana dili gibi Fransızca konuşabilen, birçok özel hocadan farklı fenlerde ders alan eğitimli bir hanımdı. Fatma Aliye Plevne müdâfaasıyla ünlü Gazi Osman Paşa’nın yeğeni Kolağası Faik Bey ile evlendi ve dört kızı oldu. Ne var ki küçük kızı Zübeyde İsmet’i Fransızca eğitim veren Notre Dame de Sion kız kolejine kaydettirdi. İsmet, misyoner rahibelerin eğitim faaliyetleri(!) sonucunda okuldan Katolik bir rahibe olarak mezun oldu. İrtidat etmekle yetinmeyip ailesini de ülkesini de terk ederek Fransa’ya yerleşti, izini kaybettirdi. Fatma Aliye, kızını bulup hatasını telâfi edebilmek için bir servet harcadıysa da netice elde edemedi. Yayımlanan mektuplarından anlaşıldığı gibi bu acıya daha fazla dayanamayıp İstanbul’da vefat etti.

Ümmetin çocuklarının önemli bir bölümü dil eğitimi için gönderildikleri kolejlerde Batılılaşarak İslâm’dan uzaklaştı. Anne babalarının çığlıkları ise Müslüman mahallelerinde salyangoz pazarlayanların gürültüleri arasında kaybolup gitti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir